Artık

Şubat 11, 2010

Sinemazingo girdileri artık www.sinemazingo.com ‘da.

K-PAX bir iki

Şubat 10, 2010

Gökyüzüne baktığında dünyayı değiştiren hasta. Onun adı Prot. Artık hasta mı yoksa kendi dünyasını oluşturarak acılarını kesip atabilen bir dahi mi ona siz karar vereceksiniz. K-PAX (key-peks) 2001 yapımı bir film.

Prot’un can yakan bir hikâyesi var. Canı öyle yanıyor ki, o artık bir K-PAX’li. Bu film size korkunç bir acının/cinayetin “insan” üzerindeki etkisini anlatıyor. “Hey Prot” diyesiniz geliyor, “Sana nasıl yardım edebilirim?”…

Şizofreni derneklerinin birçoğundan ödül alan “Akıl Oyunları” size bilgi verdiyse, K-PAX de verecek. Her ne kadar tartışmalı konu tartışılmaya devam ededursun, filmde hipnozla tedavinin olumlu sonuçları üzerinde duruluyor. Aynı zamanda acı çekmiş fakat muazzam bir kompleks yapıya sahip olan insanoğlunun iradesi dışında o karmaşık yapının sırlarını bir bir çözerek o acının derinliklerine inilebilinmiş. Tabii burada doktorun zeka üstünlüğünü de bir kenara atmamak gerek. Hipnoz ve küçük parçaları bir araya getirip yapbozu tamamlayarak tedavinin gerçekleşmesine sebep oluyor.

Doktor (Jeff Bridges) ile Prot’un ilk karşılaşmalarında Prot’un düşünce tarzını az çok kavrıyorsunuz:

Doktor:”İçeri gel, kendine sandalye al”
Prot: “Alayım mı? Tuhaf bir ifade…”

Ve sonrasında dünyalar karşılaşıyor:

Prot: “K-PAX’de ailelerimiz yoktur”
Rachel Powell: ”Evet, ne kaçırdığını bir bilsen…”

Tam burada acılardan kurtulmak için reddetme psikolojisi devreye giriyor. Beyin algılamamayı tercih ediyor ve senaryo işte tam da burada başlıyor.

K-PAX filminde birilerine gerçekten acıdım, birilerine gerçekten üzüldüm ve bir şeyleri gerçekten sonradan anladım. Bir fotoğraf da çektim* ve adını K-PAX koydum. İçimizde yaşayan Prot’ları düşünüyordum veya her acının insanı gökyüzüne baktıramadığını…

Bir de mavi kuş var tabii. Siz ister inanın ister inanmayın bazı şeyler “var”dır. Bu şeyleri bazen “deli” diye nitelendirdiğiniz insanlarla aynı anda bile görebilirsiniz. Siz de artık inanmamak için bu kadar direnmeyin, bırakın içeri girsin mavi kuş…

*http://www.flickr.com/photos/noormaryam/3597938407/

Bu yazı, Milyoner (Slumdog Millionaire) filmini tavsiye eden ve daha çok kişi tarafından izlenmesine sebep oluşturan özellikle İslamî kesimdekilere ve aynı hassasiyeti taşıyan herkese karşı bir uyarı olması amacıyla yazılmıştır.

Bir “şey”i –ne yolla olursa olsun- yayıyorsanız, o “şey” i yapma potansiyeline az çok sahipsiniz demektir. Ne yazık ki sinema eleştirmenlerinin (amatör-profesyonel) bir kısmı hâlâ tasvip etmedikleri bazı ideolojilerin reklamını yapıp, destek oluyorlar.
Hadi canım sende. Yok, dur dinle…

Slumdog Millionaire filminde Bollywood Hollywood’a neden yaranır? (1)
a) Para için
b) Çıkar için
c) Akademi Ödülleri için
d) Hepsi yazılmıştı

Sanırım e şıkkına da ihtiyacımız olacak. D hariç hepsi.

Filmde yalancı çaycı çocuğumuz turistlere Taç Mahal’i yanlış bilgilerle tanıtırken yakalanıp dayak yeyince, Amerikalı (people’s choice(!)) turistlere dönerek: “Gerçek Hindistan’ı görmek istiyordunuz, alın işte” der. Bunun üzerine Amerikalı (Irak’takiler bunlar değiller(!)) yalancı ve fakir çocuğa dönüp; “Evet, sen de biraz gerçek Amerika gör evlat” deyip 100 dolar verir. Şimdi ister gülün, ister ağlayın, isterseniz de Bollywood’un bunu neden yaptığını düşünün.(2) Seçenekler ipucu verebilir.

Değineceğim – uyarımın sebebi olan- ikinci ve son sahne, akla zarar.
Filmde şu sözler sarfediliyor:
Cemal Malik: “Rama ve Allah olmasaydı, annem yaşıyor olacaktı.”(3)
O zamanki Pakistan ve Hindistan’ın durumu; sanki yine canı başkasının mı aldığı ve bunu neden söylediği bir yana, subliminal olarak size gelen telkin; “Allah(c.c.) bir çeşit Rama gibi tanrıdır”, savaşın ve kötülüğün sebebidir şeklindedir. Zira, önce sadece Rama’nın filmdeki girişi putperest bir toplumun uzantısı gibi ve sonrasında “Allah” da buna benzer bir çeşit tanrı ve Hıristiyanların “God”ından farklıdır mesajı veriliyor. Bknz(4) 25. Kare mesajları ve ilgili subliminal gerçekler. Hatta ilginizi çekerse yahut bu filmi daha önce tavsiye ettiyseniz şu (5) kitabı bile okuyabilirsiniz. Gangsterlerin arasında namaz kılan bir adamın olduğundan bahsetmeyeceğim bile. Ve bunun subliminal bir teknik olarak beynimizin nasıl algılayacağından da. Kitapta, internette, her yerde mevcut.
Müslüman izleyici kesimine etkisinin olmayacağını düşünseniz de durum sizin beklenti sınırlarınızdan biraz taşıyor.

Cevaplara dönecek olursak:
a) Para için. Ödüller ne kadar para getirir bilemem ama ünle birlikte tirajınız artınca dolayısıyla para kazanırsınız. Ekstra ödeme için srnz(6) Hollwood yetkilileri.
b) Çıkar için. Bollywood’un Hollywood piyasasındaki her reklam avantajı, Bollywood’a getiri sağlayacaktır.
c) Akademi Ödülleri için. Bir çoğunu aldılar zaten.
d) Hepsi yazılmıştı. İşte kader anlayışımızdaki yamukluktan mıdır bilinmez, kendi kazdığımız kuyuya büyük bir hevesle atlayıveriyoruz. Rafa kaldırıyoruz aklımızı, keyifli vakit geçirmek için film izliyoruz ve küçümsenecek bir şeymiş gibi de öneriveriyoruz herkese büyük bir rahatlıkla. Tevekkeltu Alâllah. Tevekkeltu Alâllah böyle olmaz. Kaderi anlamak için okynz(7) Hz. Hacer.

Filmi dikkatsizce izledikten sonra umursamadan nasıl gönül rahatlığıyla tavsiyede bulunabilinir ki? Yoksa siz film tavsiye ederken –bir çok insanın izlemesine sebep olurken- sadece sizi iyi hissettirmesini mi baz alıyorsunuz? Korkunç ve ötesi.

(1) 2:120
(2) Abarttığımı düşünüyorsanız bknz: http://www.subconscious-mind.org/subliminal-messages/
(3) imdb.com
(4) http://paradies.wordpress.com/2009/02/24/25kare-mesajlari/
(5) http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=445837
(6) Sorunuz.
(7) Okuyunuz.

Hotel Rwanda, Zencî, Dil

Aralık 16, 2009

Bazı filmlerden gereğinden fazla etkilenmemiz, filmde kendimize yakın hissettiğimiz davranış, kişi veya içinde bulunmak istediğimiz veya hiç istemediğimiz olayların varlığından kaynaklanıyor. Bu etkinin sınırı aşmaması bizim elimizde.

Elinde silahıyla oturan bir Afrikalı fotoğrafı çeken yabancıya Afrika asıllı ama Afrika’da yaşamayan birinin nasıl tepki verdiğini, “Sizin yüzünüzden Afrika hep böyle biliniyor” dediğini biliyorum. Bu arada Afrika asıllı ama Afrika’da yaşamayan kişi de Afrika dili konuşmuyordu. Problemler bilmek istemeyeceğimiz kadar büyük, ürkütücü ve farklı olabiliyor ve biz hâlâ güneşin üzerinde 75 yazdığını sanıyoruz.

Film: Hotel Rwanda
*UN hep barış getirir (!) Amerikalılar ve Avrupalılar çok cicidir (!) Batı, tüm güçlü devletler, güvendiklerinin hepsi Poll!
*Ama bir şey var; sen siyahsın, bir zenci bile değilsin. Afrikalısın.
* Tutsi ve Hutuyuz ama Afrikalı olduğumuz umrumuzda bile değil.
*Bu adamlar bize yardım getirmek için burada değiller.
*Kigali’de. Milles Collines Hotel.
*-Hiç yer olmadığını söylediler.
-Her zaman yer vardır.
*Arkalarında neredeyse 1 milyon ceset bıraktılar.
* Buna rağmen UN destekçisi aklını rafa kaldırmış bazı afrikalıları görüp dudaklarınızı ısırırsınız. Zira inancınıza, dilinize, kültürünüze karşı zulüm ve asimile çabaları ölmekten beterdir. Hotel Rwanda bunun ölüm kısmını gösterir.
* http://static.panoramio.com/photos/original/6009194.jpg

Hoşlandığım ve eğlenceli bulduğum  içindir. Tabi bu bir sebep…

Yaşamımla ya da öğrendiklerimle bağlantılar kurduğum için bana heyecan verir. Bu da bir sebep…

Ya da yeni bakış açıları yakalar benim için. Bende var olan istidatların farkına varmamı sağlar. Bu da bir sebep…

Allah’a yakınlaştırır, Cenab-ı Allah’ın harika sanatlarını görmemi sağlar. İşte gerçek sebep…

Fakat her filmde istenilen sonucu yakalayamıyorum. Onun için de seçici olmak zorundayım.

Peki niye eleştiriyorum?

İnsanoğlu olupta doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü ayırt eden aklımda olduğuna göre düşünmemek elde değil. Eleştirmeninde bunun doğal sonucu olarak görüyorum.

Bunun içindir ki;  eleştireceğim ki güzellikler oraya çıktığı gibi çirkinlikler de akmalı yazılarımdan…

Bol korkulu japon korku filmi hazırlamak için gerekli malzemeler:

*Bir adet japon çocuk. Elde böyle bir imkan yoksa, sonrasında kısmen tanınmaz hale geleceği için Çinli bir çocukta işimizi görecektir.

*Siyah göz kalemi.

*Bol pudra.

*Peruk.

Uygulanışı:

Sahnenin bir dip köşesine oturttuğumuz bir adet japon çocuğu bol pudra yardımıyla suratını beyaz hale getiriyoruz. Ardından siyah göz kalemiyle göz çevresini boyuyoruz, ardından peruğu çocuğumuza giydirip gözlerini kameraya dikerek hiç kımıldamadan bakmasını istiyoruz. İşte bu kadar.

Bir afrika atasözü der ki: “Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini; yoksa öleceğini bilir.” Afrikalı derken afrika asıllı bazı Amerikalılardan bahsetmiyorum tabii ki. Çünkü onlar “Primeval” izliyorlar. Ve Primeval diyor ki: Eğer afrika asıllı bir Amerikalı isen baba toprağına lanet etme zamanın geldi. Aldığın her nefesi Amerika’ya borçlusun ve bu yüzden ömrünün sonuna kadar onun istediği gibi biri ol veya öl. Kötü yanı şu ki, Primevaldeki Afrikalı Amerikan, hem oluyor hem ölüyor.

primeval

Bir Afrikalı kimin umrunda…

Benim umrumda!

Sen de kimsin?!

Kısacası filmi, konusu her ne giz altına gizlenirse gizlensin ırkçılık kokusu rahatsız ediyor. Kimi rahatsız etmez ki…

Kısacası filmin yapımcısı filmi yine amacı doğrultusunda törpülemiş. Törpülenen yerler bariz.

Kısacası filmi bu zamazigoları komik enjekte ettiği gerekçesiyle izlenmeye dahi değmez buluyorum.

the beeArılar her zaman dünyayı değiştirmek istemişlerdir. Mesela Aristo, Aristoteles. Fakat bu zekaları kuralların önüne geçince dünyanın dengesi bir anda altüst oluyor. Tıpkı insanların yaratılışlarından uzaklaştıklarında kulak yoluyla beynine arı ulaşan firavunlar gibi. Sinek miydi? Ne farkeder ki.

Filmin konusu ahlâk dersinden çok teknik bir ders. Polenleme olmazsa insanlar da olmaz mı? Polenleme’nin uygulamalı anlatımı ve arıların zaferi. Ve zaferin tekrar tanımlanması. Bu sefer ırkçı olmayı deneyin ve arı ırkını destekleyin zira insan ırkını tehlikeye sokabilecek silahlar ellerinde. Bunun adının insancada karşılığı “polen”. Filmi izleyince kendimi bir an arı gibi hissedip tüm dünyayı polenlemeyi istedim.

Filmde arılar ballarının izinsiz ve bedelsiz (ç)alındığını öne sürerek insanlara açtıkları davayı kazanıyorlar…

Ama insanlar haklarının izinsiz ve süresiz (ç)alındığını öne sürerek açtıkları davaları kazanamıyorlar. Bu arılar dünyasındaki yargı organları, sahte kraliçe oyunuyla sizi kendi çıkarları doğrultusunda polenleme işleminde kullanıyorlar. Ve sizin içinizden bir arı çıkıp “kral çıplak” diye bağırıyor. Ne oluyor? Hiç birşey. Zorbacı kanun koyucular “Çiçekler, polenlemenin temelidir” diyor ve sizi sahte çiçek polenlemeye zorluyorlar. Ve iş çığrından çıkıp bütün arı milleti zorbacılara karşı bir ders vermek üzere polenlememe kararı alıyorlar. Sahte kraliçe hâlâ pişman değil fakat arılar neyi ne için yaptıklarının son derece farkındalar. Ve son üç polen gökten düşüyor. Birisi “kral çıplak” diye bağıran cesur arıya, diğeri bütün arı milletine, sonuncusu ise zorbacı sahte kraliçelere…

bee movie

Not: Sonuncu polen zaten sahteydi.

Nota ek: “Kral çıplak!”

Notun ekine ek: Vızı vız vızzz.

The Village / Köy

Mayıs 15, 2008

…Filmi farklı kılan sebeplere gelince, bazı tabuları yıkmak için daha üstün iradelerin ne gibi şeyler olabileceği ve “kör”menin nasıl bir şey olmadığını, ayrıca birden o yazılmış kaderin bir parçası oluşunuzu göreceksiniz…
Filmden sizin hayatınızı değiştireceğini beklemeyin, sadece iyi bir film.

ve insan ölür...

-17 milyon kişi.
Burası dünyanın en büyük 5. ekonomisi oldu.
Burada kimse birbirini tanımıyor.
Bir yazıda okumuştum.
Burada adamın biri metroya binmiş.
6 saat boyunca turlamış durmuş.
Onca zaman yanına oturan kalkanlar olduğu halde neden sonra öldüğünü farketmişler.
Kimse farketmemiş.
Hem de hiç kimse.

—————————–

-Hey Max,
İnsan Los Angeles’da metroya binince ölüyor ya,
Sence bir farkeden olur mu?

İnsanlar ölüyor, bu doğru. Büyük kentler buna daha çok tanık belki. Ölü insanların yaşadığı kentlerde sizin etrafınızda farkettiğiniz kaç ölü var? Yoksa siz de onlardan biri misiniz?

Not: Filmle ilgili okunası bir bakış açısı.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.